
Leyla, penceresinden sokağı izlemeyi çok seven meraklı bir kız çocuğuydu. Gündüzleri sıradan görünen sokakları, güneş battıktan sonra izlemek onun için özel bir ritüeldi. Bir gece, her zamanki gibi penceresinden bakarken, sokağın köşesinden yumuşak, mavi bir ışık hüzmesinin süzüldüğünü fark etti. Işık, sanki dans ediyormuş gibi hafifçe sallanıyor ve yavaşça ilerliyordu. Leyla gözlerini ovuşturdu, acaba rüya mı görüyordu? Hayır, ışık hâlâ oradaydı ve şimdi pembemsi bir renge dönüşmüştü!

Pijamalarını bile değiştirmeden, sessizce merdivenlerden indi ve kapıyı açtı. Sokağa adım attığı an, daha önce hiç görmediği bir manzarayla karşılaştı. Sokağın her iki yanındaki kaldırımlar, canlı turuncu ve mor ışıklarla çizilmiş gibi parlıyordu. Işıklar sanki neşeli bir şarkı mırıldanıyor gibi ritmik bir şekilde yanıp sönüyordu. Daha da şaşırtıcı olan, fener direklerinin tepesinde oturan küçük, ışıltılı yaratıklardı. Tüylü, yuvarlak bedenleriyle ve sevimli büyük gözleriyle Leyla'ya bakıyor, biri hafifçe 'Fısıltı' diye mırıldanıyordu. Bu, 'Gece Renkleri'nin ilk sözüydü.

Fısıltı adlı yaratık, Leyla'ya doğru süzüldü. Bedeni yumuşak bir yeşil ışık yayıyordu. 'Sen bizi görebilen nadir insanlardansın,' dedi minik bir sesle. 'Biz Gece Renkleriyiz. Gündüzleri taşların altında, ağaç kabuklarının içinde uyuruz. Ama geceleri, insanların gündüz bıraktığı neşe, yardımlaşma ve güzel sözlerle besleniriz. Onlar bizim yemeğimiz ve bize bu renkleri veren şey.' Leyla, hayretle etrafına bakındı. Şimdi daha iyi görebiliyordu; her renk farklı bir duyguyu temsil ediyordu. Sarı ışıklar neşeli bir gülümsemeden, maviler huzur dolu bir sözden, kırmızılar ise yardım eli uzatan birinden geliyordu.

Fısıltı, Leyla'yı sokağın sonundaki küçük parka götürdü. Burada Gece Renkleri bir şölen yapıyordu! Bazıları salıncakta sallanıyor, bazıları kaydıraktan kayıyor, hepsi cıvıl cıvıl renkler saçıyordu. Leyla, 'Peki neden insanlar sizi göremiyor?' diye sordu. Fısıltı biraz üzgün göründü. 'Çünkü çoğu insan geceleri çok hızlı yürüyor, ekranlara bakıyor ya da endişeleniyor. Yavaşlayıp etraflarına dikkatlice bakan, kalbi açık olan çocuklar bazen bizi görebiliyor. Ama büyüdükçe... genellikle unutuyorlar.' Leyla, 'Ben asla unutmayacağım!' diye söz verdi.

O gece Leyla, Gece Renkleri'yle oyunlar oynadı. Işık yakalamaca oynadılar, renklerle resimler yaptılar ve Fısıltı ona nasıl 'hafif ayaklarla' yürüneceğini öğretti ki böylece geceleri doğanın sesini duyabilsin. En sevdiği oyun ise 'Renk Tahmini' oyunuydu; bir Gece Rengi parladığında, onun hangi iyi duygu veya davranıştan beslendiğini tahmin etmeye çalışıyordu. Şafak sökmeye başladığında, renkler solmaya ve yaratıklar saklanmaya başladı. 'Gitmemiz gerek,' dedi Fısıltı. 'Ama sen bizi her zaman hatırla. Ve unutma, sen de kendi Gece Renklerini yaratabilirsin.'

Ertesi gün, Leyla sokağına farklı gözlerle baktı. Komşusu teyzenin kapısına bir demet çiçek bıraktı, arkadaşı Can'ın düşürdüğü kalemini yerden alıp ona verdi, annesine sarıldı ve 'Seni seviyorum' dedi. O akşam, penceresinden dışarı baktığında sokağın her zamankinden daha parlak, daha renkli ışıldadığını gördü. Fısıltı, penceresinin kenarında belirdi ve göz kırptı. Leyla anladı: Gündüz yaydığımız her iyilik, gecenin renklerini besliyordu. Ve böylece Leyla, sadece geceleri ortaya çıkan renkli sokağın küçük koruyucusu oldu; hem onları gören, hem de onları besleyen biri.