
Çok ama çok yükseklerde, gökyüzünün en yumuşak bulutlarının üzerinde, Gökkuşağı Bahçıvanları adında minik cüceler yaşardı. Bu cüceler, sakalları pamuk gibi beyaz, yanakları elma gibi kıpkırmızı, gözleri ise merakla parlayan sevimli yaratıklardı. En büyük zevkleri, gökyüzünü renklendirmek için gökkuşağı yapmaktı. Ancak gökkuşakları sihirli tohumlardan büyürdü! Her sabah, cüceler bulutların arasından, güneşin ilk ışıklarıyla parlayan minik, kristal gibi tohumları toplarlardı. Bu tohumlar, her biri farklı bir renge sahipti: kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. Bahçıvanların lideri Bilge Sakal, en parlak tohumları seçmek için büyük bir dikkatle çalışırdı. 'Unutmayın, küçük dostlar,' derdi, 'gökkuşağının güzelliği, tohumlarımızın kalbinde saklıdır.'

Tohumlar toplandıktan sonra, en heyecanlı kısım gelirdi: Ekim zamanı! Cüceler, tohumları özel bir bulut bahçesine ekerlerdi. Bu bahçe, hafif yağmurların yağdığı ve güneş ışığının dans ettiği sihirli bir yerdi. Her cüce, bir renk tohumunu alır ve bulutların yumuşak toprağına nazikçe yerleştirirdi. Minik ellerle açılan her çukura, bir damla şafak çiyi ve bir tutam güneş tozu eklenirdi. Sonra hep bir ağızdan neşeli bir şarkı söylerlerdi: 'Tohumlar uyanın, renkler canlansın, gökyüzü gülümsesin!' Şarkıları bitince, tohumlar titremeye başlar, minik filizler bulutlardan yukarı doğru süzülürdü. Filizler, incecik ve şeffaf, ama içlerinde rengarenk ışıklar parlardı.

Filizler büyüdükçe, cüceler onları özenle şekillendirirdi. Bu, gökkuşağının kemerini oluşturma sanatıydı! Bahçıvanlar, bulutların üzerinde koşar, filizleri hafifçe eğip büker, onları gökyüzüne doğru kavisli bir yol oluşturacak şekilde yönlendirirdi. En genç cüce olan Meraklı Bıyık, bir gün sordu: 'Neden gökkuşağı düz değil de kıvrımlı, Bilge Sakal?' Bilge Sakal gülümsedi: 'Çünkü sevgi ve neşe her zaman düz çizgilerde ilerlemez, küçük dostum. Hayattaki güzellikler, bazen kıvrılarak, bazen zıplayarak bize ulaşır. Gökkuşağı da insanlara böyle ulaşsın, onları şaşırtsın ve mutlu etsin diye kıvrımlıdır.' Cüceler, filizleri şekillendirirken, her bir renk katmanını titizlikle yerleştirir, kırmızıyı en üste, moru en alta dizelerdi. Bu, gökyüzünde görünen o muhteşem sırayı oluştururdu.

Son aşama, gökkuşağını parlatmaktı! Cüceler, bulutlardan topladıkları güneş ışığı parçacıklarını ve ayın gümüş ışıltısını, özel fırçalarla gökkuşağının üzerine sürerlerdi. Her fırça darbesi, renkleri daha canlı, daha parlak hale getirirdi. Meraklı Bıyık, bir gün fırçasını biraz fazla salladı ve mor rengin üzerine biraz fazla gümüş ışık düştü. Ama heyecanla, 'Bakın!' diye bağırdı. Mor rengin üzerinde hafif bir parıltı oluşmuş, adeta ikinci bir gizli renk gibi görünüyordu. Bilge Sakal bunu görünce çok sevindi: 'Harika bir keşif! Bazen küçük 'hatalar' büyük güzellikler yaratır. Bundan sonra her gökkuşağına biraz gizli parıltı ekleyelim!' dedi. Cüceler, gökkuşağını parlatırken, dünyadaki çocukların yüzlerinde belirecek gülümsemeyi hayal ederlerdi.

Gökkuşağı tamamlandığında, cüceler bulutların kenarına oturup eserlerini izlerlerdi. Aşağıda, dünyada yağmur durmuş, güneş yeniden çıkmış olurdu. İnsanlar, gökyüzündeki renk cümbüşünü görünce sevinçle parmaklarıyla işaret eder, gülümserlerdi. Gökkuşağı Bahçıvanları, bu mutluluğu hissetmekten büyük keyif alırdı. Bilge Sakal, akşam yıldızları parlarken şöyle derdi: 'Unutmayın, her gökkuşağı, sevgi ve emekle ekilmiş bir neşe tohumudur. Biz sadece bahçıvanlarız; asıl sihir, insanların kalbinde filizlenir.' Cüceler, ertesi gün için yeni tohumlar hayal ederek, yumuşak bulut yataklarında uykuya dalarlardı. Ve bazen, özellikle berrak gecelerde, dünyadaki çocuklar gökyüzüne baktıklarında, gökkuşağının ucunda minik, neşeli cücelerin bulutlarda dans ettiğini hayal edebilirlerdi.