
Gümüş Tüylü Horoz, şafaktan önceki en sessiz saatte uyandı. Adı Parlak'tı ve dünyanın en önemli görevi ona verilmişti: Güneş'i uyandırmak. Parlak'ın tüyleri ay ışığı gibi gümüşi parlıyor, ibiği ise şafak kızıllığında yanıyor gibiydi. Her sabah, köyün en yüksek tepesindeki taşın üzerine çıkar, derin bir nefes alır ve dünyayı uyandıracak özel şarkısını söylerdi. Ama bu sabah farklıydı. Parlak taşın üzerine çıktığında, gökyüzü alışılmadık derecede karanlıktı. Yıldızlar bile soluk görünüyordu. 'Amanın,' diye mırıldandı Parlak, 'Güneş çok derin uykuya dalmış olmalı. Bugün özel bir şarkı söylemem gerekecek.'

Parlak, görevini hiç aksatmamıştı. Büyük-büyük-büyük dedesi Kırmızı İbik'ten bu görevi miras almıştı. Ailesinin her kuşağı, Güneş'i uyandırmak için farklı bir ezgi öğrenmişti. Parlak'ın ezgisi ise en özeliydi: 'Sabahın İlk Işığı Şarkısı'. Bu şarkıyı söylerken, tüyleri daha da parlar, sesi ormanın derinliklerine kadar ulaşırdı. Ama bugün, ilk 'Ü-ürü-üüü' sesini çıkardığında, hiçbir şey olmadı. Gökyüzü hala kapkaranlıktı. Parlak endişelendi. 'Acaba sesim yeterince güçlü değil mi?' diye düşündü. Sonra aklına harika bir fikir geldi. Belki de yardıma ihtiyacı vardı!

Parlak, yardım istemek için ormana doğru yola koyuldu. İlk olarak Bilge Baykuş'a uğradı. Baykuş, gece boyunca gözlem yapmıştı. 'Parlak,' dedi Bilge Baykuş, 'Güneş bu gece çok geç yattı. Ay Dede ona uzun bir masal anlattı ve o da derin bir uykuya daldı. Senin şarkın normalden daha güçlü olmalı.' Parlak teşekkür etti ve yoluna devam etti. Sonra Tavşan Taptap'ın kapısını çaldı. Taptap, kocaman kulaklarıyla en küçük sesleri bile duyardı. 'Parlak,' dedi Taptap, 'Şarkını söylerken kalbinden gelmesi gerekiyor. Sadece sesin değil, niyetin de önemli.'

Parlak, ormandaki diğer hayvanlardan da tavsiyeler aldı. Karıncalar birlikte çalışmanın önemini, arılar ritmin gücünü, kurbağalar ise sabrın değerini anlattı. Parlak tüm bu tavsiyeleri düşünerek tekrar tepedeki taşına döndü. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Sadece kendi sesiyle değil, tüm doğanın sesiyle şarkı söyleyecekti. Derin bir nefes aldı ve şarkısına başladı. Bu sefer sadece 'Ü-ürü-üüü' demedi. Rüzgarın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, deredeki suların şırıltısını, tüm hayvanların kalp atışlarını şarkısına kattı.

Parlak şarkı söyledikçe, ilginç bir şey oldu. Önce tüyleri altın rengi parlamaya başladı. Sonra, şarkısındaki her notadan küçük ışık topları çıkmaya başladı. Bu ışık topları gökyüzüne doğru yükseldi. Ormandaki tüm hayvanlar da ona katıldı. Baykuş 'Huu-huu' dedi, tavşanlar ayaklarıyla yere vurdu, kuşlar cıvıldadı, kurbağalar vırakladı. Tüm bu sesler Parlak'ın şarkısıyla birleşerek gökyüzüne yükselen muhteşem bir senfoni oluşturdu. Ve sonra... gökyüzünün doğu tarafında hafif bir pembelik belirdi!

Gökyüzündeki pembelik giderek turuncuya, sonra altın sarısına dönüştü. Parlak daha coşkuyla şarkı söylemeye devam etti. Işık topları gökyüzünde dans ediyor, şafak aydınlanıyordu. Sonunda, ufuk çizgisinin hemen üzerinde, Güneş'in ilk ışınları göründü. Önce sadece incecik altın çizgiler, sonra yarı daire şeklinde parlak bir turuncu top. Güneş uyanmıştı! Parlak, zaferle son bir 'Ü-ÜRÜ-ÜÜÜÜ!' sesi çıkardı. Güneş, gökyüzünde tamamen görünür oldu ve dünyayı ılık ışınlarıyla sarıp sarmaladı.
O günden sonra Parlak'ın ünü tüm bölgeye yayıldı. Artık ona 'Güneş'in Uyandırıcısı' diyorlardı. Ama Parlak en çok, yardımlaşmanın ve birlikte çalışmanın gücünü keşfetmiş olmaktan gurur duyuyordu. Her sabah şarkısını söylerken, ormandaki tüm hayvanların onu desteklediğini biliyordu. Köydeki çocuklar, Parlak'ın şarkısını duyduklarında gülümserlerdi çünkü bu ses, yeni bir günün başlangıcı, yeni maceralar ve keşifler demekti. Parlak ise taşının üzerinde, Güneş'in her sabah onun şarkısıyla uyandığını bilmenin mutluluğuyla görevini yapmaya devam etti. Kim bilir, belki bir gün sizin horozunuzun sesi de özel bir şarkı söylüyordur!