
Ege, yağmurlu bir cumartesi öğleden sonra, şehrin en eski mahallesinde dolaşırken, dar bir sokağın köşesinde hiç fark etmediği bir kapı gördü. Kapının üzerinde, neredeyse silinmek üzere olan altın harflerle 'Zamanın Hafızası Kütüphanesi' yazıyordu. Merakla içeri girdiğinde, burnuna eski kitapların o tanıdık, topraksı kokusu geldi. Devasa raflar tavana kadar uzanıyor, rengarenk ciltler ışıltılı bir toz bulutu içinde parlıyordu. En tuhaf olanı ise, kütüphanenin ortasındaki yuvarlak masada oturan yaşlı kütüphaneciydi. Gümüşi saçları omuzlarına dökülüyor, gözlüğünün ardındaki gözleri bilgelikle parlıyordu. 'Hoş geldin, küçük kaşif,' dedi gülümseyerek. 'Burada her kitap bir anı saklar. Ama dikkat et, bazı kitaplar seni beklediğinden daha uzağa götürebilir.'

Ege, raflar arasında dolaşırken, mavi kadifeyle kaplı, köşeleri yıpranmış küçük bir kitap dikkatini çekti. Üzerinde 'İlk Bisikletim' yazıyordu. Sayfalarını açtığı an, kütüphane etrafında eridi ve kendisini güneşli bir yaz gününde, bahçesinde, üzerinde destek tekerlekleri olan kırmızı bir bisikletin üzerinde buldu. Rüzgar saçlarını dalgalandırıyor, yanakları pembeleşiyordu. Arkasından babasının neşeli sesi geliyordu: 'Pedallara bas, Egeciğim, düşmem!' O anki saf sevinci ve özgürlük hissini yeniden yaşadı. Bir süre sonra, sayfalar yavaşça kapanırken, kendini yeniden kütüphanede, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle buldu.

Heyecanla diğer kitaplara yöneldi. 'Büyükbaba'nın Hikayeleri' adlı deri ciltli bir kitap, onu dedesinin koltuk köşesine, battaniyenin altına götürdü. Dedesi, gözlüğünün ucundan bakarak, ejderhalar ve cesur şövalyelerle ilgili bir hikaye anlatıyordu. Odada şömineden gelen çıtırtılar ve vanilyalı kurabiye kokusu vardı. 'Küçük Prens'in Resimli Baskısı'nı açtığında ise, kendini yıldızların arasında, gezegen gezegen dolaşırken buldu. Her gezegende, çocukluğun saf merakıyla sorular soruyordu. Her kitap, unuttuğu bir duyguyu, kaybettiği bir neşe parçasını ona geri veriyordu. Kütüphaneci, uzaktan onu izliyor ve içten içe gülümsüyordu.

Derken, rafın en üst köşesinde, tozlu ve ışıldayan özel bir kitap gördü. 'Henüz Yazılmamış Anılar' yazıyordu kapağında. Dokunduğu anda, kitap kendi kendine açıldı ve sayfaları bembeyazdı. Ancak, Ege'nin parmakları sayfaların üzerinde gezinirken, renkler belirmeye başladı. Bugün parkta yeni bir arkadaş edindiği an, dün annesiyle birlikte kek yaparken un bulutuna bulandığı komik sahne... Kitap, henüz tam anlamıyla hatırlamadığı, ama kalbinde saklı duran şu anki mutlu anları kaydediyordu. Anladı ki, çocukluk sadece geçmişte değil, her yeni güne merak ve sevgiyle baktığı her anda yeniden doğuyordu.

Gün batmaya başlarken, Ege, yaşlı kütüphaneciye veda etmek için masaya döndü. Adam, ona küçük, el yapımı bir kitap ayracı hediye etti. Üzerinde minik bir fil resmi vardı. 'Bunu sakla,' dedi kütüphaneci. 'Unutma, içindeki çocuk, sen büyüdükçe kaybolmaz. Sadece, en çok ihtiyaç duyduğun anlarda konuşmak için sessizce bekler. Onu beslemek için, ara sıra hayal kur, merak et ve bol bol gül.' Ege, ayracı sıkıca tutarak kütüphaneden ayrıldı. Kapıdan çıkıp arkasına döndüğünde, artık sadece boş bir duvar vardı. Ama cebindeki kitap ayracı hâlâ sıcacıktı ve yüreği, tıpkı çocukken olduğu gibi, keşfetme arzusuyla dopdoluydu. O günden sonra, her kitap okuduğunda, sayfaların arasında biraz sihir olduğunu bilmenin verdiği bir gülümseme belirdi yüzünde.